Yiğit KATIER – Bir Fincan Kahve

Uzun zaman sonra eski dostumla buluşma vakti gelmişti. Hızlı adımlarla yürüyordum sokak lambalarının altında, geç kalmak istemiyordum. Yağmur suları eski taş binaların çatılarından bardaktan boşanırcasına akıyordu. Ben hızlandıkça yağmur da hızlanıyordu sanki. Bu serin havada ter basmıştı vücudumu. Güya aceleden terlediğim yalanını kendime söylesem de asıl sebebi biliyordum: kaygılıyım. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Dostluğumuza kaldığımız yerden devam edebilecek miydik, yoksa köprünün altından geçen sular bizden çok şey mi alıp götürmüştü. Aradan geçen bunca zaman bize ne yapmıştı? Dönüşmüş müydük? Bu sıkıntı verici düşüncelerle yol bitmek bilmiyordu. Kafamdaki tüm soruların cevabını birazdan öğrenecek olsam da kendimi bunları düşünmekten alamıyordum. Belki de tecrübelerimin bana hediyesiydi bu sancılar, bilemiyorum.

Neyse ki erkenden gelmiştim kahve dükkanına. Yer seçimini bana bırakmıştı eski dostum. Burası gerçek bir kahve dükkanıydı. Daha içeri girmeden buram buram kahve kokusu yayılıyordu sokağa. Farklı coğrafyaların büyülü topraklarından gelen kahve çekirdekleri duruyordu masanın üzerindeki kavanozlarda. Bunlar, uzun süre raflarda beklemiş ticari üretim kahvelerden değildi. Her kavanozun altına kahve çekirdeklerinin hikâyesi yazılmıştı. Bu çekirdeklerin üzerinden biçerdöverler geçmemiş; her birine tecrübeli eller değmiş; hepsi dalından tek tek toplanmış, şefkat görmüştü.

İlk bakışta aynı görünseler de aslında hepsi farklıydı. Nasıl aynı olabilirdi ki? Kimi 500 metrede yetişmiş kimi 2000 metrede; kimi beş yıllık bir ağaçtan toplanmış kimi 25 yıllık; kimi bol yağmurda büyümüş kimi hoyrat rüzgarlarda; kimi güneşte kurutulmuş kimi gölgede; kimi tam olgunlaşınca toplanmış kimi erken hasat…! Hepsinin anavatanı da ayrıydı. Tohumdan ağaca, ağaçtan çiçeğe, çiçekten meyveye uzun bir yolculuk yapmışlardı. Artık o yemyeşil yapraklar arasındaki kırmızı meyveler yoktu karşımda, dönüşmüşlerdi. Geçen bunca zamandan sonra onları ilk bakışta tanımak sandığım kadar da kolay olmadı. Ne kadar da benziyordu insanoğlunun hayat hikayesine…!

Dış görünüşleri birbirinin aynı olan bu çekirdeklerin kokuları, tatları bambaşkaydı. Daha ilk yudumda kakao, muz, portakal, orman meyveleri gibi aromalar damakta patlıyordu. Ne de olsa hepsi aynı bahçenin çocuklarıydı, bundan daha doğal ne olabilirdi ki? Bazı çekirdeklerse maalesef talihsizdi. Ne yazık ki iş bilmez birine denk gelmiş, yanlış pişirilmiş, fazla kavrulmuş ve acı bir hal almıştı. Bu kadar yüksek hararete dayanamamış olsa gerek biraz gönül koymuş gibi duruyordu çekirdekler. Özündeki tüm büyülü tatları sonsuza kadar mühürlemişti sanki. Kahvenin yanık kokusu daha fincandayken burnuma çarpıyordu.

Ben kahve kavanozlarıyla ilgilenirken eski dostum içeri girdi. Sıcak bir tebessüm, samimi bir sarılmayla karşıladık birbirimizi. Bazen davranışlar sözlerle anlatamadıklarımızı anlatır, belki de fazlasını. Biraz gurbet, biraz hasret, biraz vuslat ve daha fazlasını hissediyordum. Genç arkadaşımın saçları beyazlamış, yüzündeki çizgiler belirginleşmiş, en çok da gözlerindeki ifadeler değişmişti. Bunca zaman biriktirdiğim hatıraları anlatmak için sabırsızlanıyordum, anlatacak çok şey vardı. Derken yavaş yavaş demlenen bir fincan kahve eşliğinde değişmeyen şeylerden konuşmaya başladık…

casino maxi