Sarp YOKUŞ – İnsan ve Hayat

Modern insan hep bir koşturmaca hep bir yerlere yetişme derdinde. Hiçbir zaman da tatmin olmuyor, hep daha iyisi hep daha iyisi deyip oradan oraya koşup duruyor. Tatmin olmaz bir hırsla kapılmış gidiyor arzu ve isteklerinin peşinde. Başardığını sandığı her bir hedef onun için adeta bir deniz suyu oluyor. İçiyor içiyor içiyor ama bir türlü ‘kan’amıyor. Tekrardan yola koyuluyor kendince çareler arıyor; öyle ki bazı yaralarına merhem ararken dahi yeni bir yara daha alıyor.

Bu zamanda insan beklentileriyle baş etmeye çalışırken tam tersi bir tokat yiyor; ava giderken avlanıyor ve beklentilerinin kurbanı oluyor. Binaenaleyh sevmeye fırsat bulamıyor.
Öyle ki; dağları ‘ego’su için deliyor, çölleri ‘bence’si için aşıyor. Yazık ki insan, beklediğini  bulamama korkusuyla oradan oraya koşturup dururken ne acı ki bir taraftan da hayat bitiyor, sevdalar yitiyor!

Ah nerede o eski günlerin âsudeliği! Bir yerlere yetişme, yarış atı gibi koşturma, rekabet ve hırs duygularının bu denli olmadığı, hayatın Kızılırmak gibi sakin ve dingin aktığı o güzelim tatlı günler/aylar/yıllar!

Başta teknoloji olmak üzere her türlü bağımlılıktan uzak, her şeyin sanal değil bizatihi canlı canlı yaşandığı o tatlı günleri arıyor gönlüm.

Yatılı okul yıllarımda yaklaşık ayda bir geldiğim beldemde her şeyi çok özlerdim. Her bir şeyin bende ayrı bir hatırası vardı. Evvela gidip balkona oturur etrafı doya doya seyrederdim. Sıcak bir Akdeniz kasabasında büyüdüğümden balkon ve bahçenin benim hayatımda ayrı bir yeri vardı. Çocukluğum hep o mekanlarda geçmişti. Her türlü kaygıdan azade saatlerce ama saatlerce oynardık o bahçede. Yemek yemek su içmek de nedir? Onlar ancak hava kararıp da mecburen eve girildiğinde yapılması gereken işlerdi bizim için.

Ne güzel günlerdi o günler!

Hayatın aheste aheste ama duyarak, hissederek yaşandığı o tatlı, o güzel günlerde ben yaz tatillerimin bir kısmını babaannemlerde geçirirdim.

Rahmetli Babaannem tam bir Osmanlı kadınıydı. Soylu bir ailedendi ve ağa kızıydı. Herhangi bir okul okumamıştı ama saray terbiyesi almış gibi görgüsü tamdı. Tam bir hanımefendiydi. Köyün ileri gelen insanları ona akıl danışırlardı. Hayatımda kızdığına öfkelendiğine hiç şahit olmadım. Çocuklarına “efendi, hoca” demeden hitap etmez sadece ismiyle hitap edenleri de uyarırdı.

Benim yaşım küçük olmasına rağmen büyük bir insan gibi davranır, ona göre dinler ve ona göre değer verirdi. Bu sadece bana karşı değil tüm evlatlarına, torunlarına ve hatta tüm herkese karşı böyleydi.

İlme ve okumuş insanlara ayrı bir ehemmiyet verirdi. Sadece hocalar değil öğretmenler de onun sofrasının müdavimleriydiler.

Yalan nedir bilmezdi. Daima dikkatli, daima hassastı. Hayatı tam bir kuyumcu hassasiyeti ile yaşardı. Şimdilerin düşüncesizce konuşanlarını gördükçe onun bu hassasiyetinin ne denli önemli olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu hassasiyet kesinlikle kendisi için değildi; kimseyi incitmemek, kimseyi kırmamak için vermiş olduğu bir mücadelenin sonucuydu.
Ve babaannem bu mücadelesinde de başarılıydı. Gönüllere öyle bir girmiş öyle bir yer etmişti ki anlatamam. Düşünün; ben bir çocuk o ise yetmiş küsür yaşında yaşlı bir kadın olmasına rağmen ben onun yanında olmak istiyordum. Hele babam hele babam. Babamla aralarındaki bağ çok çok güçlüydü. Aman Allah’ım! Bir anne evlat bağı ancak bu kadar güçlü olabilirdi. Her şey çok mükemmeldi. Onları, üç gün görmese duramazdı babam. İşten geldiğinde hep birlikte arabamıza dolar soluğu hemen o güzelim insanların yanında alır, o havayı teneffüse başlardık. Orada hemen bir sevgi halesi oluşurdu.

Babam takdiri Hüda olarak genç yaşta, henüz daha kırk dokuz yaşındayken vefat etmişti. Zaten yaşı ilerlemiş olan babaannem bir de babamın vefatına nasıl dayanacaktı ki. Ve çok geçmeden, yaklaşık dokuz ay sonra o da ebedî aleme göç etti ve çok sevdiği oğluna kavuştu.Tersi bir durum olsaydı bu sefer de babam dayanabilir miydi bilemiyorum. Çünkü gözümde kocaman kocaman adamlar olan iki büyük amcamın, babaennemin vefatında her şeyini yitirmiş birer çocuk gibi bir köşeye saklanmış, gözlerden uzak hıçkıra hıçkıra ağlamalarını hiç unutamıyorum.

Büyükbabam da aynı soydan ve ağa idi. Aynı hasletleri o da taşıyordu. Tam bir beyefendiydi. Birbirlerine karşı da alabildiğine saygılı, alabildiğine hürmetliydiler. Kendi aralarında en ufak kötü bir söz söylediklerine şahit olmadım.

Bir çocuk olarak çoğu zaman orada yalnız kalsam da ben onların yanında olmaktan çok mutluydum. Çünkü o hanede, o evde beni büyüleyen farklı bir hava vardı. Oradaki bu güzelim atmosfer bir tatlı su kaynağı gibi herkesi kendine cezbediyor, etrafını yeşertiyor, orayı adeta bir meşcerelik haline getiriyordu.

Ah o güzelim insanlar, neredesiniz!

Canımızın gırtlağa dayandığı, gurbet içre gurbet içre gurbet yaşadığımız bu zorlu ve çetin gurbet günlerinde size ne kadar da çok ihtiyacımız var bir bilseniz. Keşke yine beraber olsak ve keşke sizler yine bizlere destek olsanız. Her şeyin çığrından çıktığı; mazlumun değil zalimin alkışlandığı, ananın, kardeşin terk ettiği şu çile ve ızdırap günlerinde sizin o sağlam ve dik duruşunuza ne kadar da muhtacız, ah bir bilseniz!

casino maxi