İsmet KAYA – Kurbiyet ve Teslimiyet Ayı Zilhicce

ATÖLYE

Kamerî ayların on ikincisi olan Zilhicce, aynı zamanda Tevbe Sûresi’nde zikredilen dört haram aydan birisidir.[1] Hac fârizasının bu ayda edâ edilmesinden dolayı “Hac Ayı” anlamına gelen “zilhicce” ya da “zülhacce” olarak ismini almıştır. Arap ekonomisine yön veren meşhur panayırların bu ayda kurulması, ticarî faaliyetlerin hac mevisimi ile birlikte canlanmasından dolayı Araplar tarafından Zilhicce ayına büyük bir önem atfedilmiş, haram ayların hususiyeti gereği ayrıca Cenâb-ı Hakk bu ay içerisinde savaşmayı da yasaklamıştır.

İslâm öncesi kadim Arap külütüründe benzer şekilde Zilhicce’nin içerisinde bulunduğu bu zaman dilimleri haram aylar olarak bilinmektektedir. Cahiliyye Araplarında karşılaşılan haram ayların tespit ve tayini, yer yer nüfûz sahibi kâhinler ya da aristokrat Arap kabile şefleri tarafından bir sonraki yıllara ertelenme şeklinde yapılan tahrifâtla kendisini göstermektedir. İslâm’ın nüzûlünden sonra Allâhü Teʻâlâ, bu ayların haram aylar olduğunu, tayin ve tespit açısından “değişmeyen sâbiteler” şeklindeki haram ayların taksimini, “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır[2] şeklinde îkaz buyurmuştur. Konumuz itibariyle astronomik hesapların ötesinde; söz konusu âyetlerin müfessirler tarafından nasıl değerlendirildiği, bazı ibadetlerin ayın hareketine göre esas alınıp tanzim edilmesindeki maslahat ve İslâm tarihinde birçok hâdisenin gerçekleştiği Zilhicce ayına dair bazı bilgileri arz edip bu bilgiler ışığında Zilhicce ayına özel bir anlam katan “kurbiyet ve teslimiyet” kavramlarına temas etmeye çalışacağız.

Değişmeyen Cârî Kânunlar

Mısırlı düşünür ve aksiyon adamı Seyyid Kutup, Tevbe Sûresi’nin otuz altıncı âyetinden hareketle ayların taksimini yeryüzünde hâkim olan evrensel yasalarla açıklamaktadır. “Sünnetullah” olarak adlandırılan bu cârî kanunlara göre Allahü Teâlâ zamanı tanzim etmiştir. Vakitlerin dönüşümü; evrenin doğasına, yaratılış olgusuna yani göklerin ve yerin yaratılış temeline bağlanmaktadır. Kronolojik dönüşüm olgusuna göre aylar on ikiye bölünmektedir. Bu ayların sayısının değişmezliği ise zamanın dönüşünün değişmezliğine kanıt oluşturmaktadır. Bu esasa göre zaman dilimleri, dönüşüm devrelerinin birinden artıp diğerinden eksilmez. Âyet; kâinâta ait bu yasal sistemin değişmezliğini haram aylarda yasaklanan fiillerin gerekçesine bağlamak ve bu yasağı belirleme amacını gündeme getirmektedir. Muharrem, Recep, Zilkade ve  Zilhicce’den oluşan haram aylar, yüce Allah’ın koyduğu evrensel yasaların bir parçası ve bir uzantısıdır. Arzuhâle göre bu ayları tahrif etmek, zaman süzgeci içerisinde yerini oynatmak, bazen öne bazen de geriye atmak ilâhî kânunlara aykırıdır.[3] Haram aylarda yasaklanan savaş, Kutup tarafından göklerin ve yerin dayanağını oluşturan evrensel yasaları çiğneme ve bir kânun koyucu olan Allahü Teâlâ’ya itaat etmemek şeklinde yorumlanmaktadır. Nitekim güven dönemi ve barış sezonu olması istenen haram aylarda sükûnet hakimdir. Aksi takdirde bu hürmete icabet edilmezse yılın tüm ayları ateşkessiz ve barışsız bir savaş cehennemine dönüşecektir. [4]

Muktedir anlayışın zaman zaman haram aylar üzerindeki tahrifâtına Kur’an’dan gelen ikazı nazara verirken günümüzde sık sık gündeme gelen ve ümmet içerisindeki ittihad ruhunu zedeleyen “hilâlin görünmesi” hâdisesini odak noktasından uzaklaştıran ilgililerin, bu ayet ve söz konusu yorum açısından durdukları yeri sizlere havale ederek konumuza dönmek istiyorum.

Ayın Hareketine Göre İbadetlerin Tanzimi

Ayın hareketine göre ibadet vakitlerini tespit etmek, İslâm dininin “adalet” ve “fıtrata uygunluğunu” göstermektedir. Namaz ve oruç gibi bazı ibadetler güneş ve ayın hareketine göre hesaplanmaktadır. Söz gelimi namaz gibi oruç da güneşe göre tanzim edilen bir ibadet olsaydı, orta kuşak iklim bölgesinde yaşayan bizler; ya hep uzun ve sıcak yaz günlerinde, ya da serin ve kısa kış günlerinde veya gündüz ve gecenin eşit olduğu ekinokslarda Ramazan orucunu tutmamız gerekecekti. Oysaki ilâhi adelet dünyanın her yerinde farklı zamanlarda bu kutsal tanzimi pay etmektedir. Bu sebeple güneşin hareketinin esas alındığı Milâdî takvimde süreklilik hâkimken ayın hareketinin esas alındığı Hicrî takvimde değişkenlik, değişmez bir olgudur.

Hicri aylar ve bu aylar içerisindeki bazı ibadetlerin insanlar arasındaki devr-i dâimi ve değişken yapısı, bazı imtihanları da beraberinde getirmektedir. Âyette uyarılan muhatapların, muayyen ve belirli olan bir zamanı değiştirmesi bu imtihanda yaşanılan zorluğu göstermektedir. En basit örneğiyle Mayıs ve Haziran ayında tuttuğumuz oruç, şu günlerde edâ edilen kutlu hac fârizası, senenin diğer günlerine nispetle daha zor ve meşakkatli geçmektedir. Bu durumda ayların ve ibadet vakitlerin taksimi insan iradesine bırakılsaydı “keyfemâ yeşâ’” anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda muhtemel dünün güç sahibi aristokratları gibi bu günün nobran idarecilerinin de benzer tahrifi yapması kaçınılmaz olacaktı. İlâh-i hikmet, âyet-i kerîmenin işaret ettiği mana ve mefhuma uygun olarak zamanın tayin ve tespitini “adâlet-i mahza”ya uygun olarak taksim etmektedir.

Hac Ayı Zilhicce

Haram ayların tabiatındaki sulh ve sükûnet atmosferi ve hac ibadetinin bu aylardan birisi olan Zilhicce’de yapılması, dini hayatımız açısından dikkate değer bir öneme sahiptir.  Özellikle ilk on gün olarak bilinen “leyâl-i aşere” veyâ “el-eyyâmu’l-ma’lûmât”, hac ibadetinin yapıldığı özel günlerdir. “Terviye” günü olarak bilinen Zilhicce’nin sekizinci günü, “Arefe” günü olan dokuzuncu gün ve “Kurban Bayramı”nın başladığı onuncu gün ile bayram günleri hac fârizası ve haccın ritüellerinin (menâsiklerinin) edâ edildiği günlerdir.

Tefsir alimlerinin çoğuna göre Fecr Sûresi’nin ikinci ayetinde “Fecre, o on geceye, çifte ve teke, akıp giden geceye yemin olsun ki[5] şeklinde yemin edilen “on gece” nin Zilhice’nin ilk on gecesi olduğu kanâati hâkimdir.[6] Kur’an-ı Kerîm’de farklı şekillerde karşımıza çıkan söz konusu yemin ifadeleri, bütün bu varlıklara karşı verilen önemin ve o varlıkları yaratan Cenâb-ı Hakk’ın yaratılış felsefesi gereği biz kullarına vermek istediği mesajın etkili bir şekilde dikkatlere arz edilmesidir. Nitekim yemine konu olan bütün bu varlıkların yaratılması, onlar üzerindeki hâkimiyetin sadece ve sadece Allah’ta olduğu, ilmiyle, kudretiyle herşeye hükmeden Allahü Teâlâ’nın yaratılan bütün bu mevcûda hükmedeceği bildirilmiştir.

Mefhûm u muhâlifiyle düşünecek olursak kâinatta insan için yaratılmış olan bu büyük düzen, bir gün kendisine yüklenmiş olan görev ve fonksiyonlarını yerine getir(e)mediği takdirde insanoğlu için büyük bir helâkiyetin başlangıcı kaçınılmaz olacaktır. Bu cümleden hareketle insan için vâr olan âlem başıboş bırakılmış değilken elbette bizler için de bir hesâbın varlığı mutlaktır. Her insan için belirlenmiş bir hayat programı ve bu programda geçen her bir günün hesabının görüleceği belli sorumluluklarımız vardır. Âyet-i kerimede yemin edilen vakitlerin analitik bir nazarla okunması ilâhi kânunu reddeden bazı eski toplulukların başlarına gelen felâketler hakkında verilen mesajı anlamamızı kolaylaştıracaktır. Günler ayları, aylar yılları takip ederken muayyen bir vakitle sınırlı olan insan için zaman penceresinden varlığını ve sorumluluklarını bir kez daha sorgulaması, bu anlamda hayat kalibresine yeniden yön vermesi zorunlu bir ihtiyaçtır.

Kurbiyet ve Teslimiyet

Zilhicce ayının onuncu ilâ on üçüncü günleri arasında kesilen hayvanların dînî terminolojimizdeki adı Kurban’dır. Sıratta “Burak” olarak bizi cennete, cennettenden Cemâlüllah’a eriştirecek olan o özel ve seçkin hayvanların genel ismi ise “Kurbanlık” olarak bilinir Türkçemizde. Gerek maddî gerekse mânevi her türlü yakınlaşmayı ihtivâ eden geniş bir anlam yelpazesine sahiptir “kurban ve kurbiyet” kelimeleri. Özündeki teslimiyet, yakınlaşma, uğruna feda edilecek her ne varsa hepsini fedâ etmeyi gerektiren bir durumun tasviridir aslında. Teslimiyet; mahiyetini arayan, benliğini sorgulayan, varlık âleminde bizleri birer mevcûd kılan yaratanla yeniden buluşma ve ona kavuşma hazırlığıdır. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail arasında yaşanan bu teslimiyet imtihanının kutlu bir hâtırâsı ve temsîli bir ifadesi olan kurban, Saffat Sûresi’nin yüz ilâ yüz üçüncü âyetlerine konu olmuştur. Baba ile oğul arasında yaşanan bu kurbiyet ve teslimiyet hikayesini gelin hep birlikte bir kez daha hatırlayalım.

Hz. İbrahim’in kavmi tarafından ateşe atılması ve o yakıcı ateşin serinlik ve esenlik olması yine Kur’an’da bizlere anlatılan bu kutlu nebînin farklı bir imtihanıdır.[7] Bitip tükenmek bilmeyen bir yalnızlık içerisinde iken evlat sahibi olamaması, yaşadığı coğrafyayı terk etmek zorunda kalması, O’nu rabbine yöneltmiştir. Rivayete göre seksen altı yaşına ulaşmış bu büyük peygamber, davasını, neslini devam ettirecek temiz bir evlat arzu etmekte ve “Rabb’im bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diyerek yalvarmaktadır. Bu hissiyat ve yakarışla o arada “bana bir evlat verirsen onu sana kurban ederim” der.

Yüce Allah, her şeyi geride bırakmış, her şeyden soyutlanmış temiz bir kalp ile kendisine gelen bu salih kulunun duasını kabul etmiştir. Âyetin devamındaki “Biz ona yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik” ifadesi, onun bu muradına nâil olduğunu göstermektedir. Tefsir âlimleri, sözün gelişi ve sûrenin akışına göre bu oğlun İsmâil Peygamber olduğunu belirtmektedir.[8] Teslimiyet çizgisinde erişilmeyecek bir konum ihraz eden İsmail Peygamber, kıssanın devamında görüleceği üzere “uysallığı” ile tanınmaktadır.

Yaşadığı çile ve ıstıraplarla birlikte bütün akrabalarını geride bırakmış, ailesinden kopmuş, hicretin meşakkatine katlanmış İbrahim aleyhisselâm, beli bükülmüş bir ihtiyarken “uysal”, tamda istediği gibi bir evlada sahib olması, bu mutluluğu resmetme adına yeterli olacaktır. Fakat yine de bizim bu sevinci empati kurarak anlamaya çalışmamız çok zordur.

Hâl böyle iken İsmâil aleyhisselâm yedi yaşına ayak basar. Zilhicce ayının sekizinci “Terviye” günü, İbrâhim aleyhisselâmın yıllar önce rabbine adadığı, “bana bir evlat verirsen onu sana kurban ederim” adağı, rüyasında kendisine ihtar edilir. Bu rüyanın mâhiyetini anlamaya çalışan Hz. İbrahim, oğlu İsmâil’i kurban etmesi gerektiğini anlar. Bu anlayış yine dini terminolojimize “Arife-Arefe” günü olarak, bir sonraki gün ise “Nahr” yani kurban kesme günü olarak girmiştir. Âyetin devamında “Çocuk onun yanında koşma yaşına gelince İbrahim ona; `Yavrum! Ben uykuda iken seni kestiğimi görüyorum, bir düşün ne dersin?’ Çocuk; ‘Babacığım, sana emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi” şeklinde anlatılmaktadır.

İsmâil aleyhisselâmın babasının bu isteğini itaat ve teslimiyetle karşılaması, “uysal” olarak nitelenen meziyette olduğunu göstermektir. “Tam oğluna alıştığında ve oğlu çocukluktan kurtulup da onunla birlikte koşma çağına eriştiğinde ve yaşantısında ona eşlik edebilecek bir çağa geldiğinde… Evet İbrahim Peygamber ona tam alışıp bu biricik çocukla huzur bulduğu anda rüyasında oğlunu boğazladığını görür. Bu rüyanın Rabb’inden oğlunu kurban etmesi için bir işaret olduğunu anlar. Niçin tereddüt etmez? Aklına itaat ve teslimiyetten başka bir şey gelmez? Evet bu bir işarettir. Sadece bir işaret… Açık bir vahy değil, direkt bir emir de değil. Ancak Rabb’inden bir işaret… İşte bu yeter. Uymak ve boyun eğmek için bu yeterli. İtiraz etmeden, “Ya Rab! Biricik çocuğumu niçin boğazlayayım” diye Rabb’ine sormadan itaat için bu yeterli. Fakat İbrahim bu isteğe can sıkıntısı içinde uymuyor. Sabırsızlık göstererek teslim olmuyor. Gönül huzursuzluğu içinde boyun eğmiyor. Asla! Tutumunda görülen kabul, hoşnutluk, iç huzuru ve sükûnettir. Bütün bunlar, korkunç durumu acaip bir iç huzuru ve sükûnetle oğluna açtığı sözlerinde görülüyor.”[9] Yavrum! Ben uykuda iken seni kestiğimi görüyorum, bir düşün ne dersin?”

Bu sözler muhakeme gücünü kaybetmemiş, muhatap olduğu emrin hak olduğundan emin bir insanın sözleridir. Aynı zamanda bu sözler mefhumu muhalifiyle yüzyüze geldiği emrin kendisini korkutup da alel âde bir telaşla bir an önce ondan kurtulmaya ve işi başından def etmeye çabalayan bir kimsenin de sözleri değildir. Durum gerçekten çok zordur. Zira bir babadan kendi oğlunun boğazlanması istenmektedir. Şu kadar ki günümüzde “tozdan nem kaparak”  işlenen türlü türlü cinâyetler ve bu cinayetler için uydurulan “eracifleri” düşündüğümüz takdirde peygamberi bir duruşun, edâ edilecek misyonun ne şartta olursa olsun gerçekleştirilmesi ve o yolda gösterilen teslimiyet, çok önemli mesajlar vermektedir. İbrahim Peygamber emri yerine getirmek için oğlunu aldatmaya başvurmuyor.

“Anne baba olarak zor zamanlarda istediğimiz bir işin gerçekleşmesi için çocuklarımıza döktüğümüz diller herkesin tecrübesidir!”  Fakat İbrahim Peygamber bu emri alışılmış bir emir gibi sunuyor. “Babasının görmüş olduğu rüyayı tasdik etmek için boğazlanma teklif edilen çocuk ne durumdadır? Oğul, kendisinden önce babasının yükseldiği ufka yükselmekte. “Çocuk. ‘Babacığım, sana emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” Oğul, emri sadece itaat ve teslimiyetle kabullenmekle kalmıyor, fakat bunun yanında hoşnutluk ve kesin bir inançla karşılıyor. “Babacığım” bu sözde sevgi ve yakınlık var… “Boğazlanma” durumu, onu huzursuz etmiyor; korkutmuyor ve doğru yolu kaybetmesine yol açmıyor. Hatta terbiye ve sevgisini bile sarsmıyor. “Sana emredileni yap.” Babasının kalbinin hissettiklerini o daha önceden hissediyor. Rüyanın işaret olduğunu hissediyor. Bu işaretin de bir emir olduğunun farkında.”[10]

Şâhit olunan manzara, bu keyfiyetteki tereddütsüzlük, emri yerine getirmek ve emre uymak için yeterlidir. Daha sonra bu sözde ayrıca Allah’a karşı bir hürmet vardır. Kendi gücünün sınırını ve dayanma direncini bilme, güçsüzlüğe karşı dayanma gücünün hududunu bilme. Ve en sonunda “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın dedi.”  Allah’a karşı ne güzel bir edeptir bu! Ne hoş bir iman, ne şerefli bir itaat ve ne büyük bir teslimiyettir bu! Artık son sahneler canlanmakta ve emrin uygulanma adımı gerçekleşmektedir. “İkisi de Allah’a teslimiyet gösterip babası, oğlunu alnı üzerine yere yatırınca:” Bir kez daha insanoğlu için itaatin şerefi, imanın büyüklüğü ve iç huzur muzaffer oluyor. “Baba gidiyor, oğlunu şakağı üzerine yatırıp hazırlıyor, oğul teslim olmuş, yüz çevirmiş olmamak için kıpırdamıyor. Durumları apaçık ortaya çıkıyor. İkisi birden teslim olmuşlar. İşte “İslam” budur. İslamın aslı budur. Güven, boyun eğme, iç huzur, hoşnutluk, teslimiyet, uygulama… İkisinin birden içlerinde sadece bu duygular var. Ancak büyük imanın doğurduğu bu duygular.”[11]

Son raddede İbrâhim ve İsmâil Peygamberler görevini yerine getirmiş, emir ve teklîf-sorumluluk uygulanmıştı. Artık sadece İsmâil Peygamber’in boğazlanması, kanın akması ve canın çıkması kalmıştı. Bundan sonrası ise Cenâb-ı Hakk nezdinde kazanılan bir imtihan olacaktı. Nitekim imtihan bitmişti. Sonuçları çoktan ortaya çıkmış,  hedefleri gerçekleşmişti. Geriye sadece bedensel bir acı eksik kalmış ve birkaç damla kan akmamıştı. “Kesilmiş bir ceset yoktu. Allah’ın imtihan etmekteki hedefi insanların canını yakmak değildi. Onların kanlarından ve cesetlerinden bir beklentisi yoktu.”[12] Kullar, Allah’a samimi niyetle bütün benlikleri ile görevlerini yapmaya hazır olduklarında zaten o görevi çoktan yerine getirmiş, teklîfi gerçekleştirmiş olacaklar ve imtihan başarı ile verilecektir.

Bu düşüncelerle “Kurbiyetten Teslimiyete” uzanan bir Kurban Bayramı idrak etmeniz temennisi ile..

 

[1]     Zilkade, Muharrem ve  Recep diğer haram aylarıdır.

[2]     et-Tevbe 9/36.

[3]     Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’an, c.3, s.1651-1652.

[4]     Seyyid Kutup, age, c.3, s.1652.

[5]     el-Fecr 89/1-4.

[6]     Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, c.V, s.616-617.

[7]     Bkz. el-Enbiyâ 21/69

[8]     Seyyid Kutup, age, c.5, s.2994-2996.

[9]     Seyyid Kutup, age, c.5, s.2995.

[10]    Seyyid Kutup, age, c.5, s.2996.

[11]    Seyyid Kutup, age, c.5, s.2996.

[12]    Seyyid Kutup, age, c.5, s.2996.

casino maxi