Hasret DENİZLİ – İnsan İnsana

“Bir insan isterse size sesiyle sarılabilir.” der İlhan Berk. Sesin böylesine temsil gücü varken onu, dünyanın farklı noktalarında yer alan, tanıdığımız ya da tanımadığımız birçok insanla kucaklaşma vesilesi olarak kullanmak, çoğumuzun ihtiyaç duyduğu bir şey olsa gerek. Benim de buna muhtaç oluşumu GBG-Online ekibi fark etmiş olacak ki sunmuş oldukları teklifle ayda bir sizinle buluşmama imkân tanıdılar. Yazılarımızı, sesimizin buradaki birer yankısı olarak görebilirsek, birbirimizin sesine kulak vermeye hazırız demektir. O hâlde, ses veriyorum:

Okul hayatımızın başlangıcından itibaren, belki de daha evvelinden kulak dolgunluğumuzun olduğu bir kavram var: KÜLTÜR! Bu konuyla ilgili ne çok şey yazılmış, çizilmiş, söylenmiş, yaşanmıştır da bize öğretilen, kısaca tanımlanan hali, “bir toplumun maddi ve manevî değerler bütünü” olmaktan öteye geçememiştir. Tanımların içeriğini kurcalama, daha iyi anlamaya çalışma noktasındaki eksikliğimizden mi kaynaklıdır bilinmez, tanımın içinden zihnimize “maddiyat”ı almışız, “maneviyat”ı bırakmışız. Değerlerimizi yitirmeye yüz tutuşumuzdan “değer”i etik bulmamışız ve ona da yabancılaşmışız. Parçayı kapmışız ama “bütün”e varamamışız. Peki “toplum”a ne yapmışız? Tanımın başındayken onu özellikle sona aldım. Çünkü toplumu da o kadar parçalamışız, bölmüşüz ki isimle cisim arasındaki zıtlığı büyütmek için adeta çok uğraşmışız. Hâl böyle olunca da “dil, duygu, düşünce, ahlâk, gelenek, yemek, giyim, insanlık, yardım vs.” denmiş, biz ise sadece “menfaat, para, ötekileştirme, güzellik-çirkinlik, at gözlüğüyle bakma vs.” anlamışız. Velhâsıl yükseldiğimizi zannederken battıkça batmışız, battıkça batmışız!

Şimdi insan soruyor kendine: “Olması gereken ne, olan ne, aradaki farkı oluşturan gerekçe ne?” diye. Bunlara yanıt bulma serüvenimde ulaştığım sonuçların başında gelen kanı, insanların “kültür”ü bir mukayese unsuru olarak görmesi oldu. Halbuki kültürü doğru ya da yanlış, daha iyi ya da daha kötü olarak değerlendirmekten ziyade ona bir zenginlik, çeşitlilik gözüyle bakabilmek çok daha profesyonel ve işlevsel bir yaklaşımdır. “X kültürüne mensup bireylerin Y kültüründeki bireylerden daha …” şeklinde başlayan cümleler bana hiç etik gelmemiştir. Çünkü kendi irademiz dışında gerçekleşen bir mevzudur hangi aileye, hangi memlekete mensup olduğumuz. Dolayısıyla böyle bir konunun eleştiri kapsamında da yer alması da o kadar kof bir uğraştır. Bu kapsamda kendinde başka toplulukları eleştirme hakkı gören insanlara sormak lazım, “Memleketini, milletini, ırkını bizzat kendin mi seçtin de kendini üstün, başkalarını altta görüyorsun?” diye. Ya da kıyaslama yaptığı özelliklerde onu önde tutan şeyin kriterini neye göre belirliyor? Dine göre mi? Eğer insan, yaşayışında dini gerçek bir rehber olarak görüyorsa zaten böyle bir değerlendirme hakkının olmadığını bilecek, Rabbinin (c.c) küçük görülen Araplardan seçtiği Peygamberine gönderdiği Kur’an’ı Kerim’deki Hucurat Suresi/13.Ayet ile ona seslenişini dikkate alacaktır:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”

            Eğer insan, buna rağmen kendi keyfiyetini sorgulama zahmetine girmeyip, O’na olan yakınlığıyla ilgilenmeyip, doyumsuzluğunu maneviyat noktasında göstermeyip sadece başkalarını yokluyorsa, önemsediği şey onu da “görecek” kişilerle dirsek temasında bulunmaksa, bir de bunun yanında kendi kulluğuna, insanlığına toz kondurmuyorsa o insan, günümüzde normalleştiği gibi, dini maalesef menfaatlerine giden bir araç olarak kullanıyordur. Farkındadır ya da değildir, orasını bilemeyiz fakat biz, atalarının yanlışlarından vazgeçmeyenler tarafından kendisine zulmedilen bir Peygamber’in (s.a.s) ümmetiyiz.  Üstünlüğün takvada olduğunu bildiren Yaradan’ımız (c.c) varken de affedilebileceğimize yönelik ümidimizi asla kesmeyiz.

Kültürden böyle bahsederken yanlış anlaşılmasın. Her birey elbette bulunduğu kültürden izler taşır fakat benim eleştirdiğim nokta bizim, insanların kişilik özellikleriyle kültürel özelliklerini birbirine karıştırmamız. Aykırı gelen kişilik özelliğini hemen kültüre atfetmemiz. Karşımıza çıkan insanları, insanlığıyla tanıma gayreti göstermeden evvel önyargılar edinmemiz. “Acaba onun duygu, düşünce, bilgi, tecrübelerinden neler öğrenebilirim? Kendi insanlığıma neler katabilirim? Bu etkileşimle birbirimizi daha iyi hâle nasıl getirebiliriz?” sorularını keyifle yaşayarak cevaplamak varken, “Onunla hiçbir etkileşime girmeden, bu münasebeti en kısa zamanda nasıl bitirebilirim?” sorusuyla meşgul oluyoruz. Farklı düşüncelere, yeni yaşantılara olan kapalılığımız, tahammülsüzlüğümüz bizi yerimizde saydırmıyor, daha da gerilere götürüyor. Husumetler, belki geçmişteki olumsuz örnekler bize genellemeler yaptırıyor ve insanı insan olarak değerlendirmekten alıkoyuyor. Kaldı ki şu zamanda ne çok millet ne çok insan gördük geçmişte yaşananları dikkate almadan kucak açan. Din, dil, ırk farkı gözetmeksizin ahlâkî ve insanî değerlerle yaklaşan… Türlü engellemelere rağmen menfî değil, ulvî emellerle gerçekleri savunup alemleri aşan… Sadece O’nun (c.c) rızasını arzulayan… Ne para ne şöhret ne de şan!

Büyük bir keyifle yediğimiz, lezzetine doyamadığımız yemeklere baktığımızda biliriz ki içindekiler hiç de birbirine benzemez. Farklı familyalara mensup malzemeler vardır içinde. Hayvansal ürünlerden sebzelere kadar, suyundan yağına, baharatına kadar envai çeşit ürün vardır. Ve eminim ki hiçbiri aynı tencerede karşılaştığında “Senin burada ne işin var, sen niye geldin ki? Şefiiiim, ya onu çıkar ya da beni. O, benimle aynı yerde durmayı hak etmiyor!” demiyordur. Dese dese, “Oooo, sen de mi buradaydın! Ne iyi ettin de geldin, sen olmayınca hedeflenen lezzete ulaşamıyoruz. Şimdi hepimizin sayesinde midesine ineceğimiz insanların damağında tadımız kalacak. Belki sonra yeniden yemek isteyecekler. Tek başımıza bir hükmümüz yok ki. Biz birlikte güzeliz be yaa!” diyorlardır bize örnek olurcasına.

Dikkatinizi çektiyse buraya kadar hep insanlar arasındaki bağı tedavi etmek ve kuvvetlendirmekten, birlik içerisinde yaşayabilmekten bahsetmeye çalıştım. Zira kolaycılığa kaçıp yakıp yıkmanın, ayrıştırmanın kimseye bir faydası yoktur. “Yapıcı” konuşmalar altında yıkıcı faaliyette bulunanların da laflarına karnımız oldukça toktur. Ne güzel söyler Mehmet Akif:

“Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu, en çolpa herifler de emin ol becerir.”

İnsan olarak öğrenmemiz gereken şey, zannediyorum ki sevgi ve barış içinde yaşayabilmek. Çıkarlarımıza ters düşse bile, tek bir destekçi bulamayacaksak bile, Vaadinden Dönmeyen’in (c.c) vadettiğine erişebilmek için sevebilmek ve çelişmeyecek şekilde davranabilmek. Gelin o şarkıyı hatırlayalım:

Biz “Dünya Renkleri”, yolumuz sevgi yolu

Biraz gayret, zahmet işin biberi, tuzu

Tenimiz farklı, rengimiz farklı amma

Kalbimizde sevgi sel gibi gibi.

Dünya, şekil itibariyle o selin hepimizi gelip bulmasına müsait. Bırakalım da bu konuda önlem almayalım ve o selin içinde yüzercesine ânın tadına varalım.

Ne olursanız olun, insanlığa karşı inşallah sevgiyle dolun, sevgiyle kalın!