Hasret DENİZLİ – “Edebiyat” ve Velîsi “Hayat”

İnsan, yaratılışı gereği kendisini ifade edebilme gereksinimi duyar. Var olduğundan bu yana gereksinimini giderebilmesine olanak sağlayan dallardan biri olan “edebiyat”ı, gerek sözlü gerekse yazılı olarak kullanmış ve kullanmaktadır.
Edebiyatı bir “çocuk” olarak ele alacak olursak, “eğitim”in yaşam boyu ve her yerde devam eden bir süreç olduğunu ve bir çocuğun, ailesi başta olmak üzere pek çok farklı eğitim ortamlarında bulunduğunu, doğal olarak da çocuğun aldığı eğitiminin, kazandığı davranışlarının, yetiştiği toplumdaki durumlardan olumlu/olumsuz yönde izler taşıyacağını, “Ailesi nasıl yetiştirmiş, görüyor musun?” ya da “Çocuğun yetiştiği ortam belli, başka ne beklenebilir ki!” gibi duyduğumuz ifadelerle destekli olarak düşünebilir, her edebiyat eserinin de yaşadığı dönemin çocuğu gibi, insanın kendisini ifade ederken, ele aldığı konuyu okur/dinleyici kitlesine aktarırken, dönemin zihniyetine uygun olarak kullandığı ifadelerin barındırıldığı, taşıyıcı bir yapıt olduğunu söyleyebiliriz. Hegel de, “Şairler, eserlerini yaratırken sadece hayal dünyalarından değil, gerçek dünyadan da yararlanırlar.” sözüyle, edebiyat sanatçısının, eseri ile hayatı arasında (belki de farkında olmadan) sıkı bir bağ kurduğunu vurgulamıştır.

Edebiyatın ve insanın insani özelliklerini kullanarak, toplumda yarattığı olayların temelinde “insan” olduğuna göre edebiyatın, hayatın pek çok alanıyla ilişkili olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. İşte ilişkili olduğu alanlardan biri de “siyaset”tir. Geçmişimizden bu yana pek çok edebiyatçının yazıp, söylediklerinden dolayı sorgulanıp, onlara bedel ödettirildiğini görmekteyiz. Bazı edebiyatçılar, (başta hangisi olursa olsun) iktidara yaranabilmek adına düşüncelerini, baştakilerin duymak istediği şekilde düzenlemiş ve bunun karşılığında da mükâfatlandırılmıştır. Kimileri ise benimsediği düşünceleri savunmada direnmiş, nihayetinde onlar da mükâfatını almıştır. Geçmişte de böyle idi, şimdi de böyle. Değişen bir şey yok!
“Şair (sanatçı), her şeyden önce yaşadığı toplumun sorunlarına, giderek de tüm dünyaya karşı sorumludur.” diyen Pablo Neruda, sanatçının toplumda var olan sorunları, menfaati doğrultusunda değil de objektif olarak değerlendirmesi gerektiğine bir nevî dikkat çekmiş fakat bu sözün geçerliliği, çıkarına ters düşenler için birer etkisiz eleman rolü üstlenmiştir. Bencilce düşünenlerin çokça mevcut bulunduğu bir dünyada sosyal psikoloji ile hareket edenler kim olabilir? Saflar elbette! Bu, tıpkı yayaların beklemesi için yanan kırmızı ışıkta, birçok kişinin beklemeden karşıdan karşıya geçtiğini gören “cahil”lerin, “Çoğunluğun yaptığı her zaman doğrudur.” düşüncesiyle onlara katılması gibidir. Yani gariptir…
İnsan, çözülmesi zor, gizemli ve özel bir varlık. Temelinde insanı barındıran edebiyatın da bu özelliklerden payını almasından daha doğal bir şey olamaz. Bunun etkisiyle de bünyesinde pek çok özel ve güzel eserler barındırmaktadır. Şayet bir insan, bir yazıyı ya da şiiri her okuyuşunda aynı anlamları çıkarsaydı, bir divan şairinin yazdığı bir şiiri herkes anlayabilseydi, onların ne farkı kalırdı sokakta gelip geçene toslayıp da özür dilemesini dahi bilmeyen, belediyenin kavak ağaçları arasında dolanıp, zamanla onlardan odunsu özellikler edinen bireylerden? Eğer sanatçı, toplumun belli bir kesiminden farklıysa, gizemin çözümünü zor ya da imkânsız kılacak yapıtlar koymalıdır ortaya.
Artık son verecek olursam yazıma, Victor Hugo’nun da şu sözünü eklemek istediğimi belirteyim saygılarımla.

“Şiir(sanat), öyle bir orkestradır ki, bütün doğanın ve insanların sesini yansıtır.”