Galip GÖKTÜRK – GÜÇ(LÜ) OLMAK

Güç eski Türkçe’de “erk” yani “kuvvet” anlamına gelmekte olup, bir şeyi yapabilmeyi ifade eder. Güçlü ise bu “erk”e yani “kuvvet”e sahip olan veya olamamakla birlikte onu yönlendirebilen kişi veya sisteme denir.

Bu iki kavram günümüzde her ne kadar birbirine yakın anlamda kullanılsa da hem anlam hem de pratikte birbirinden farklıdır. Söz gelimi; bir insan yapı (vücut) itibariyle belli bir güce sahip olabilir; fakat bu gücün potansiyel olarak o kişide bulunması kişinin onu kullanabilme yetisiyle yakından alakalıdır. Nice kâmetler özünde barındırdığı gücün ya farkında olmadığı ya da bunu kullanacak cesareti olmadığı için bu gücü heba etmektedirler. Mefhumu muhalifi; özünde hiçbir güç olmamasına rağmen güçlüymüş gibi görünen hatta buna kendisini de inandıran kişiler de vardır.

Bu güç ve güçlü olma mevzuu insanlar için olduğu kadar devletler içinde geçerli bir bahistir. Nitekim geçmişte zahiren güçlü görünen ve buna kendilerini ve halklarını da inandıran liderler ve yöneticiler tarihin sayfalarında ve insanların zihinlerinde asla silinmeyecek izler bırakmışlardır. Osmanlı Devleti’nin son demlerinde halkın fakirlik ve umutsuzlukla kıvrandığı günlerde birkaç maceraperestin çıkıp Osmanlı’yı yeniden şahlandırma, eski günlerine geri döndürme söylemleri ile devleti ve milleti bir ateş çukurunun içine attığı malumdur. Bu çukurun içinden çıkmış devlet hem nüfusunun hem de topraklarının büyük bir kısmını ne yazık ki kaybetmiş, maksadının aksiyle tokat yemiştir. Bu tarihi hatalardan anlaşılıyor ki henüz “güç” olmadan “güçlü” de olunamayacaktır.

Günümüzde de bu minvalde hayati hatalar tekrar edilmekte. Süper güçlere karşı gücü henüz tekâmül etmeyen ama beyan ve sloganlarla güçlü olduğunu dile getiren ve buna hem kendisini hem de halkını inandıran kahramanlar (!) mevcut. Bilhassa gelişmekte olan ülkelerin deyimi yerindeyse emekleme dönemlerinde iken erişkin çocuklara sataşması gibi traji komik bir hal almakta bu güçlülük oyunları. Halkın ise her zaman umuda ve kurtarıcıya ihtiyacı olduğu ve olacağı için bu güçlü olma oyunu ısıtılıp ısıtılıp tekrar önümüze konan bir yemek olmuştur. Milletler fakirlikten yiyecek hiçbir şey kalmadığında işte bu ısıtılan “Güçlüyüz” yemeğinin başına oturur. Ve bunu idareciler çok iyi bildiği için tarihin her sayfasında bu kandırmalar olağanlaşmıştır. Oysa ki süper güçler gücünü kullanmayı değil, onu göstermeyi tercih eder. Çünkü gücün kullanıldıktan sonra bir caydırıcılığı kalmayabilir. Ama gücün gösterilmesi kabaca tabirle “vurmaktansa sakındırmak evladır” anlayışı her zaman tercih edilen bir yöntem olmuştur. Kendi istikballeri uğruna kendi insanlarını felakete sürükleyen nice sözüm ona liderler gerçek güçlerin baskıları altında ezilip gitmişler ve uzun yıllar onulmayacak yaralarla milletlerini başbaşa bırakmışlardır. Saddam, Kaddafi, Mübarek ve daha niceleri bu güç budalalığının verdiği hezeyan ile adeta duvara toslamışlardır. Bir insanın bile büyümesi gelişmesi yıllar alırken, henüz güçlenmemiş bir devletin kendini bir anda ağır sıklet müsabakasının ortasına atması, neticenin hüsran olmasından başka bir şey değildir. Güç, söylemler ile değil eylemler ile kendini gösterir. Yüksek sesle konuşan, bağıran adeta “Benim size gösterecek gücüm yok sadece bağırdığımda ne kadar korkutabilirsem o” demektedir.

Eğitimde bir anlayış vardır. Sınıf düzenini sağlamaya çalışan bir öğretmen öğrencilerini susturmak için bağırdığında güç dengesi öğretmenden öğrencilerin lehine döner. Yani bağırana kadar güç öğretmende, bağırdıktan sonra güç öğrencidedir. Hal böyleyken bir sınıf düzeninden çok daha devasa ve karışık olan devletlerarası sistemde, kim çok bağırıyor, tehdit dili ile haykırıyorsa o, masada eli en boş olandır. Her kimde sözünü tartarak söylüyor, diplomasi dilini kullanıyor ve son noktada gücünü eylemleri ile gösteriyorsa, o hakiki gücü elinde tutandır. Güçsüzlük en iyi bağırtıların ardında gizlenir.

casino maxi